16 Haziran 2009 Salı

Sarı



Geçen sene eylül ayında, hiç bir zihin hareketliliği yaratmayan işimin gereği masamda otururken, oyalanmak amaçlı bir blog oluşturma fikri geldi aklıma. Gittim bu ismi kapattım, ama pek ne yazacağımı bilemedim.

Sonra, çok daha sonra bu ayın başlarında birşeyler karalamaya başladım. Şu ana kadar pek futbol bloğu ya da spor bloğu gibi gelişmiyor; daha çok kafama estiği gibi, aklımdan, içimden, hayatımdan geçenleri paylaşıyorum. Hiç bir yerden reklamını yapmadığıma göre de sadece kendimle paylaşıyorum, ama dikizlemek serbest.

Lakin bloğun isminde, arka planında, temasında Fenerbahçe Spor Kulübü'nün çok büyük ağırlığı var. Neticede o da benim aklımdan, içimden, hayatımdan geçen, beni tanımlayan öğelerden bir tanesi. Kendimdeki bir çok şeyi kafamdaki Fenerbahçe şahsiyetine atfediyorum, Fenerbahçe'nin özelliklerinden kendime anlamlar çıkarıyorum.

Fenerbahçe'nin kurucuları kurdukları kulübün adını oturdukları semtten, amblemlerini Fenerbahçe burnundaki ışık saçan fenerden, ilk renklerini de baharda açan papatyalardan almışlardı. Taraftarları da Cihat Arman'ı sarı kaleci kazağıyla sahada görünce ona "sarı panter" demediler, Sarı Kanarya Cihat dediler. Aslandan, kartaldan, timsahtan çok farklı bir konsept bu. Fenerbahçelilerin takımlarına karşı daha farklı bir sevgisi var sanki.

Soldaki manzara resmini tıkladığınızda gelen ve bloğun karşılama metni olan şiir, 2000 yılında Fenerbahçe için herşeyin uzun yıllardır kötü gittiği ve aksi gibi ezeli rakibin zirve yaptığı bir dönemde, bir Fenerbahçe taraftar forumuna asılmıştı. Oradaki katılımcılardan birinin kız arkadaşının pek de Fenerbahçe'yi düşünerek yazmadığı mısralar bunlar... Ama o dönemdeki ruh halinden çıkmaya çalışırken, sarı-lacivertin lacivertiyle umudu özdeşleştiren bu dizelerden daha güzel bir Fenerbahçe şiiri de olamazdı. Lacivert, bir yerlerde ışık olduğunun habercisidir. O ışık da sarıdır işte; kaynağı da muhtemelen bir deniz feneridir.

Hiç yorum yok: