25 Haziran 2009 Perşembe

18 Haziran 2009 Perşembe

Pembe



Lima, A.

16 Haziran 2009 Salı

Sarı



Geçen sene eylül ayında, hiç bir zihin hareketliliği yaratmayan işimin gereği masamda otururken, oyalanmak amaçlı bir blog oluşturma fikri geldi aklıma. Gittim bu ismi kapattım, ama pek ne yazacağımı bilemedim.

Sonra, çok daha sonra bu ayın başlarında birşeyler karalamaya başladım. Şu ana kadar pek futbol bloğu ya da spor bloğu gibi gelişmiyor; daha çok kafama estiği gibi, aklımdan, içimden, hayatımdan geçenleri paylaşıyorum. Hiç bir yerden reklamını yapmadığıma göre de sadece kendimle paylaşıyorum, ama dikizlemek serbest.

Lakin bloğun isminde, arka planında, temasında Fenerbahçe Spor Kulübü'nün çok büyük ağırlığı var. Neticede o da benim aklımdan, içimden, hayatımdan geçen, beni tanımlayan öğelerden bir tanesi. Kendimdeki bir çok şeyi kafamdaki Fenerbahçe şahsiyetine atfediyorum, Fenerbahçe'nin özelliklerinden kendime anlamlar çıkarıyorum.

Fenerbahçe'nin kurucuları kurdukları kulübün adını oturdukları semtten, amblemlerini Fenerbahçe burnundaki ışık saçan fenerden, ilk renklerini de baharda açan papatyalardan almışlardı. Taraftarları da Cihat Arman'ı sarı kaleci kazağıyla sahada görünce ona "sarı panter" demediler, Sarı Kanarya Cihat dediler. Aslandan, kartaldan, timsahtan çok farklı bir konsept bu. Fenerbahçelilerin takımlarına karşı daha farklı bir sevgisi var sanki.

Soldaki manzara resmini tıkladığınızda gelen ve bloğun karşılama metni olan şiir, 2000 yılında Fenerbahçe için herşeyin uzun yıllardır kötü gittiği ve aksi gibi ezeli rakibin zirve yaptığı bir dönemde, bir Fenerbahçe taraftar forumuna asılmıştı. Oradaki katılımcılardan birinin kız arkadaşının pek de Fenerbahçe'yi düşünerek yazmadığı mısralar bunlar... Ama o dönemdeki ruh halinden çıkmaya çalışırken, sarı-lacivertin lacivertiyle umudu özdeşleştiren bu dizelerden daha güzel bir Fenerbahçe şiiri de olamazdı. Lacivert, bir yerlerde ışık olduğunun habercisidir. O ışık da sarıdır işte; kaynağı da muhtemelen bir deniz feneridir.

14 Haziran 2009 Pazar

Kids are running around naked... (+16)


Fun... Nice... Life... Youths... Beautiful... I'm all for it.

11 Haziran 2009 Perşembe

Ot


Red Kit bıraktığında zamanı gelmişti aslında; ama benim başlamam ondan sonradır. Otomarsan 303'ün dar koltuklarında uzun yol yaparken bir tane tüttürüp Anadolu bozkırını izlemek, düşüncelere dalmak, yol kültürünün bir parçasıydı. Vapurda denize karşı içmek, ufka bakmak, gizemli adam olmak... Kayalıklarda güneşin denize batışını izlerken içmek, Camel Trophy'nin macera adamı olmak. Tadında hiç bir numara yok meretin; asıl işi hayal dünyamızla bağı kuran nesne olmaktı. İki parmağın arasına alınca başka biri oluyorduk. Kendimize rol kesiyorduk. Hepimiz içiyorduk, herkes kokuyordu, herkesin elleri ve dişleri sararmıştı. Dolayısıyla kimse kokmuyor, herkes pırıl pırıl gülümsüyordu.

Önce otobüste içirtmediler, sonra vapurda, sonra açık hava hariç hiç bir yerde. İçmeyenler çoğalınca leş gibi kokmaya başladık, manası da kalmamaya başladı. Çünkü buna hepimiz havalı olmak için başlamıştık değil mi? Karşı tarafa erkekliğimizin, dişiliğimizin altını çiziyorduk. Yasak ve yanlışlardan ürkmediğimizi ve ileri gidebileceğimizi, asi olduğumuzu göstermek için içiyorduk.

20'ler bitince ne asi macera adamını temsili kalıyor, ne derin gizem adamını... Kötü kokan ve zayıflık göstergesi bir bağımlılık kalıyor sadece. İnsanları etkilemek, sosyalleşmek için başladığınız bir alışkanlık artık böyle bir etki bırakıyorsa ne yapılır? Bırakılır.

Bıraktığınız günü aklınızda tutmayın, içmediğiniz günleri de saymayın. Çünkü o zaman hayatınızdan çıkarmış olmazsınız. Sadece bir içmeme serisi yakalamış olursunuz ki her serinin bir sonu vardır.

9 Haziran 2009 Salı